Perşembe, 11 Mart 2010
Ana Sayfa arrow Serbest Köşe arrow BURSA'DA EŞREFÎLİK SÖYLENCELERİ
BURSA'DA EŞREFÎLİK SÖYLENCELERİ PDF Yazdır E-posta

Image

Tasavvufi halk şiirimizin büyük temsilcilerinden Fatih devri şâiri Eşrefoğlu Rûmî'nin hayatını, diğer mutasavvıf şâirler gibi menkıbelerinden öğrenmekteyiz. Aynı durum tasavvuf düşüncesinin diğer büyük bazı temsilcileri için de geçerlidir.

XV. yüzyılda Bursa'nın İznik ilçesinde yaşayan ve halk arasında çok sevilen bir kişi olan Eşrefoğlu Rûmî'nin şöhreti bütün Osmanlı toprakları içerisinde yayılarak eserleri halk kitleleri tarafından okunmuştur. Özellikle Müzekki'n-nüfus adlı eseri halkın el kitabı olarak şöhret bulmuştur.

Menâkıb-ı Eşrefzâde'de belirtilen olayların bir kısmı İzzet Efendi, Sinan Dede ve Muhammed Efendi gibi şahsiyetlerin hayatları etrafında Bursa'da çeşitli mahallelerde geçmektedir. Bu olaylar genellikle bir halk söylencesi olup geniş çevrelere yayılarak okunmuştur. Yukarıda adı geçen eserle zaptedilerek günümüze kadar gelmiştir. Menâkıb-ı Eşrefzâde'den İzzettin Efendi'nin Bursa İncirlice mahallesinde, Sinan Dede'nin Karagüllü mahallesinde Muhammed Efendi'nin de Hamza Bey mahallesinde yaşadığı ve hayatları etrafında çeşitli olağanüstü olayların geliştiğini öğrenmekteyiz.

Bu şahsiyetlerin olağanüstü hayatları anlatılırken çeşitli manzum metinlerinde eserde zikredildiğini görmekteyiz. Bunların hayatları etrafında gelişen olaylar, sadece Bursa merkezle sınırlı kalmayıp civar yerlere ve yurdun çeşitli yörelerine de yayılmıştır. Bu menkıbelerin yeni harflere aktarılarak insanlarımızın istifadesine sunulmuş olması bir bakıma onları unutulmaktan kurtarmak anlamına da gelir.

Günümüzde, hızla modernleşen asrımız insanının bir şekilde mazi ile de bağlarını koparmaması da gerekir. Zira geçmişi anlamaya çalışmak aynı zamanda geleceğe yatırım yapmak anlamına gelir. Türk milleti olarak zengin bir kültür birikimine sahibiz. Kültür dünyamızın önemli unsurlarından birisi olan Türk tasavvuf edebiyatında, mutasavvıf şâirlerin hayatlarıyla ilgili olarak yukarıda küçük bir kesitini sunduğumuz çeşitli menkıbeler veya anlatılar ortaya çıkmıştır. Bu tür eserlerde, özellikle aşk ve vahdet-i vücut konuları, şiir ve nesir yoluyla didaktik amaçlı olarak ele alınmıştır.

Anadolu’da mahalli tabiat veya ata kültleri, tasavvufun veli telakkisinin de yardımıyla halk çevreleri tarafından yorumlanarak veli kültü haline gelmiştir. Bunlardan bazıları günümüzde de varlığını sürdürür. Velilerin bazıları kült haline gelmeden unutulmuş olmakla birlikte bazılarının etrafında kült oluşmuştur. Bunlar yüzyıllarca unutulmadan halk hafızasına malolmuş kişilerdir. Onlar hakkında “ölmeyen ölü” ifadesi kullanılır hale gelmiştir.[1]

Bilge kişiler yaşadıkları toplumun çeşitli değerlerinin temsilcisi olarak tanındıkları için bulundukları çevre ile özdeş hale gelerek kutsanmışlardır. Dolayısıyla bunların hayatları etrafında kültler oluşmuştur. Başka bir ifade ile neredeyse veliler toplumun inandığı değerler bütününün kendisi olarak algılanmışlardır.[2]

Bilge insanlar daha hayatta iken onalrın hayatları [3]ile ilgili olaylarla zenginleştirilmiş anlatılar ortaya çıkar. İlgili kişinin öldükten sonra manevi güç, tesir ve tasarrufunun devam ettiğine inanılır. Bu safhada bilge kişi veya kişilerle ilgili olarak onun manevi gücünden faydalanma amacıyla menkıbeler anlatılır. Bu anlatıların veya söylencelerin bir kısmı daha sonra bir müstensih tarafından yazıya geçirilir.

Bir velinin kül konusu olabilmesi için bazı ölçütler vardır, bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz: İlgili kişi adına yapılmış mezar veya türbede dileklerin gerçekleşmesi, buralarda adak veya kurban kesilme, hastalıkların tedavisi ve dua özelliği taşıyan bazı sözlerde adlarının geçmesi.[4] Ahmet Yaşar OCAK, Türklerdeki veli kültünün temellerinin şamanist dönemde atıldığını söyler.[5] Eski Türk şamanlarının da olağanüstü özelliklere sahip olduklarını biliyoruz. (Gökte uçmak, ateşte yanmamak, hava şartlarını değiştirmek, hastaları iyileştirmek vb.)

Osmanlı Devleti kurulmadan önce Anadolu’da mezhebi mahiyette klâsik bir edebiyat kurulmaya başlamıştı. Horasan'dan gelen dervişlerin, Türkistan'dan gelen babaların getirdiği bu dinî halk edebiyatı diğer söylenişi ile Tekke edebiyatı daha ziyade havasa hitap eder biçimde teşekkül etmişti. Bunun yanında halka yakın bir, lâdinî edebiyat ihtiyacı ile saz şairliği de bu zamanda başlamış ve zaman zaman dinî ve millî eserler meydana getirmiş olmalıdır. Bilhassa Hacı Bektaş-ı Velî'nin duasıyla Yeniçeri ocağı tesis edildikten ve Anadolu'da büyük bir takım muvaffakiyetler kazanıldıktan sonra halk arasında pek çok destan söylenildiği bilinmekle beraber, bu eserlere dâir metinler mevcût değildir. Bu devirlerde âşık, baba veya abdal unvanları ile tanınan dervişler en iyi bilinen şâirlerdir.

Tasavvuf düşüncesi, XIII. yüzyıldan sonra Anadolu’da yayılarak gelişmeye başladı. Mevlana ve Yunus Emre gibi bir nevi fikrî ve edebî Rönesanssın temellerini atan mutasavvıf şâirler, varlığın tekliği düşüncesini, şiir vasıtasıyla halk arasında yaygınlaştırmayı hedeflediler. Bundan dolayı halk medreseden çok, çeşitli tasavvufi düşünce ve öğreti çevrelerinin tesiri altında kaldı. Devrin önemli siyasi otoriteleri bile, ruhî aydınlanma için büyük mutasavvıfların cazibesine kapıldılar ve içsel dinginliklerini tasavvuf öğretileriyle sağladılar.

Moğol istilasının da tesiriyle Anadolu’da siyasi, iktisadi ve sosyal denge bozulunca halk, çeşitli tasavvufi telkin, pratik ve öğretilerle ferahladı. Zaman içinde tasavvufi hayat, Hacı Bayram ve öğrencileri gibi vizyon sahibi mutasavvıfların gayretleriyle oldukça güçlendi. Horasan erenleri ve Abdâlan-ı Rûm gibi vasıflarla isimlendirilen Türk dervişleri, ilahi, destan ve menkıbelerle, bu düşünceyi her tarafa yaymaya başladılar. Dolayısıyla tasavvuf kültürünün mahsülü olan bu eserler, halkın ortak malı durumuna geldi.

İlerleyen zaman içerisinde temelini engin tasavvuf kültüründen alan zengin bir edebiyat meydana geldi. Türk kültürünün zengin ve geniş bir alanını oluşturan tasavvuf edebiyatının ürünü olan manzum ve mensur eserler yüzyıllar boyunca milletimizin başucu kitabı oldu. Bu eserlerin, siyasi, sosyal ve iktisadi vb. birçok alanlarda olumlu tesirleri görüldü.

Tasavvuf kültürünün şekillendirdiği zengin edebî birikim, çağdaş Türk edebiyatını dahi etkileyerek günümüzde klasik olarak da adlandırabileceğimiz çeşitli eserlerin yazılmasına kaynaklık etti Modern Türk edebiyatı, aynı şekilde bu kaynaktan beslendiği ölçüde dünya çapında önemli eserler üretebilir.

Geniş bir zaman ve mekân içinde gelişerek günümüze kadar devam eden Millî kültürümüzü daha yakından tanımak ve tanıtmak ihmal edilmemesi gereken bir görevdir. Bu amaçla, şimdiye kadar çok az kimsenin dikkatini çeken Bursa merkezdeki Eşrefîlikle ilgili menkıbeleri, Menakıb-ı Eşrefzâde isimli yazma menakıb kitabından günümüz harflerine aktararak sadeleştirdik.

Abudllah bin Veliyüddin el-Bursevi tarafından kaleme alınan Menâkıb-ı Eşrefzade’nin, iki nüshası (İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi nu:270, Süleymaniye Kütüphanesi Hüsrev Paşa Bl. 185/2) vardır. Çalışmamızda üniversite nüshası kullanılmıştır. Bu eserde Eşrefoğlu Rûmî’nin hayat ve kerametlerini kendinen sonraki belli başlı Kadiri bilgelerinin menkıbeleri anlatılır. Eser, Abdullah Uçman ve Önder Akıncı tarafından yayınlanmıştır. (Eşrefoğlu Rûmî, Hayatı ve Menkibeleri, İstanbul 1976)

Hazreti Şeyh Sırrî ‘Ali Efendi / Kuddise Sırruhu. Bu şeyh-i celilü’l-mikdâr ve kesîrü’l-i’tibâr Hazreti Şeyh Pîr Hamdî / Efendinün sulb-i pakînden zuhûra gelen ferzend-i bîmenendidür. Tarîkat-ı / ‘âliyeyi pederleri pîr Hamdi Efendi’den görüp mücâz u müstahlef olmağıla peder-i / sâmikadrleri rihlebend-i sefer-i ahret oldukda seccâdelerine cülûs / idüp tâc-ı riyâzeti ber-ser vü kemer-i mücâhedeyi dermiyân idüp envâ’-ı ibâdâta iştigâl üzere iken Hâkân-ı ‘Osmaniye’den Sultân Murâd Han-ı / Râbi’ Irakeyn seferine giderken kasaba-i İznik’e uğradukda Hazreti Şeyh / Sırrî ‘Ali Efendi ile görişüp etvârından gâyet hazz idüp i‘tikâd-ı /// tam’mla mu‘tekid olmak hasebiyle âsitâne-i Eşrefiyyeyi ve türbe’-i Sultân Eşrefzâdeyi / tarh-ı ‘acîb ile binâ buyurmışlardur ki; gerek âsitâne-i şerîfesinün ve gerek türbe’-i / münîfesinün çâr dîvârı kâşiler ile müzeyyendür. Ol kâşilerün üzerinde / cellî vü ta‘lîk olmak üzere hutut-ı garîbe ve nukûş-ı ‘acîbe ihtirâ‘ ve / îcâd itmişler ki; hıred-i hurde-bîn tefekküründe ‘âcizdür. Ve Sultân / Murâd-ı ‘âli nijad Hazreti Şeyhe bir tîğ-ı bî-dirığ-ı sertîz ihdâ buyurmışlar ki; / hâlâ evlâd-ı kirâmları tasarrufında, Hazreti Şeyh Sırrî ‘Ali Efendiden teberrük olmak / üzere bâkîdür. Seyf-i mezbûr, nevâdir-i, dehrdendür. Ba‘dehu Şeyh / Sırrî ‘Ali Efendi âsitâne-i cedîde-i Eşrefiye’de terbiye-i sellâk ve irşâd-ı tüllâb üzere iken ‘andelîb-i ruhına kafes-i dünyâ dar gelüp / bin kırk altı târihinde tekyegâh-ı bekâya firâr eylemişdür. Kabr-i şerîfleri / ceddi ‘Abdurrahîm Tırsî Hazretlerinün türbe-i şerîfesindedür. Ve Hazreti / şeyhün vefâtına Hayreddin Paşazâdelerden ‘Alemî Mustafa Efendi bu târih-i fârisîyi gûyâ olmışdur: Ruh-ı Sırrî ‘Alî becennet-bâd. Sene 1046.

Sırrı Ali Efendi: (Babası, Pir Hamdi Efendi) Babasından gördüğü terbiye ile dergâha hizmet etmiş ve ölümünden sonra da babasının yerine geçmiştir. Sultan IV. Murat, ikinci Irak seferine giderken İznik'e uğramış, Sırrı Efendi ile görüşüp onun davranışından çok memnun kalmıştır. Bunun üzerine, Sultan IV. Murat, Eşrefiyye Dergahı’nı ve türbeyi güzel bir şekilde inşa ettirmiştir. Bu dergah ve türbenin dört duvarı da çinilerle süslenmiştir. Çinilerin üzerindeki celi ve talik yazılar insanı hayrette bırakacak kadar güzeldir. Sultan IV. Murat, ayrıca şeyhe (Sırrı Ali Efendi) bir kılıç armağan etmiştir. Nadir bulunan bu kılıç, Şeyh Ali evlatlarına miras olarak geçmiştir. Ali Efendi yeni Eşrefzâde tekkesinde talebe yetiştirmeye devam ederken 1046 tarihinde vefat etmiştir. Kabri, dedesi Abdurrahim Tırsî’nin türbesindedir. Vefatına, Mustafa Efendi Rûh-ı Sırrî ‘Ali be-cennet-bâd şeklinde Farsça tarih düşürmüştür.(1046)

Hazreti e’ş-Şeyh Hamdî’-i Sânî : İbnü’ş-Şeyh Sırrî ‘Alî Kuddise Sırruhu ///E’l-‘azîz-i tevşîh sâhib-i vekar ve kâmilü’l-‘ıyâr Şeyh Sırrî ‘Alî Efendi’nün ferzend-i / dil-pesendidür. Tarîkat-ı ‘âliye-i Kâdiriyeyi peder-i ‘âlî- kadrlerinden görüp / mücâz ü müstahlef olmağla pederleri Şeyh Sırrî ‘Ali Efendi dâr-ı bekâya intikâlinden / sonra kasaba-i İznik’de âsitâne-i Eşrefiyye’de pederlerinün yerine / Şeyh olup nice mâh u sâl riyâzât ve mücâhedât iştigâl / üzere iken bin altmış dokuz târihinde irtihâl buyurup Sultân Eşref / zâde türbesinde medfûndur. Şeyh Hamdî-i Sânî Efendinün intikâline / târih: Didi Fürûşî Hazreti Şeyhün nakline târih: Sırr-ı Hudâdur sene 1069

II. Hamdi: Sırrî Ali Efendi’nin oğludur. İkinci Hamdi, babası vefat ettikten sonra onun yerine geçip uzun bir süre nefis mücadelesi yapmış ve 1069 tarihinde vefat edip Sultan Eşrefzâde’nin türbesine defnedilmiştir.

Hazreti e’ş-Şeyh Lütfullah Efendi ibnü’ş-şeyh Sırrî ‘Alî Efendi , Şeyh Hamdî-i Sânî Efendinün / birâderleridür. Şeyh Hamdî-i Sânî Efendi intikâl buyurduklarunda yerine / kasaba-i İznik’de âsitâne-i Eşrefiye’de seccâde-i meşîhata câlis / oldılar. Lâkin tarîkat-ı ‘aliyyeyi pederleri Şeyh Sırrî ‘Ali Efendi’den görüp / müstahlef olmışlardur. Ba‘dehu bin yüz dört Ramazan-ı şerîfînün / onuncı güni ‘âzîm-i cennât-i ‘âliyyât oldılar. Kabr-i şerîfleri Sultân / Eşrefzâde türbe'-i şerîfesinde olup birâderi Hamdî-i Sânî ///Efendiye karîndür.

Lütfullah Efendi: Sırrî Ali Efendi’nin oğlu, II. Hamdî’nin kardeşidir. II. Hamdî vefat ettikten sonra Eşrefiye Tekkesine oturdu. Babası Sırrî Ali Efendi onu halife tayin etmişti. 1104 senesinde ramazan ayının onuncu günü cennete uçmuştur. Kabri Eşrefzâde Türbesinde olup II. Hamdî türbesine yakındır.

Hazreti e’ş-Şeyh Eşref-i Sânî İbnü’ş-şeyh Lütfullah Efendi / Kuddise Sırruhu. Bu şeyh zü-sa’âdet, Şeyh Lütfullah Efendinün ferzendidür. Tarîkat-ı / ‘aliyeyi pederlerinden görüp anlardan mücâz ü müstahlef olduklarında / pederleri azm-i cinân eyledükde kasaba-i İznik’de âsitâne-i Eşrefiye’de / beş sene post-nişîn ve bin yüz tokuz zi’l-kâ‘desinde / defîn-i zîr-i zemîn oldılar. Kabr-i şerîfleri ‘Abdurrahîm Tırsî Hazretlerinün / türbe-i şerîflerindedür. Bu Şeyh-i ‘âlikadrin dört evlâd-ı zükûrı / olup biri Şeyh Muhyiddin Efendi biri Şerefeddin Efendidür. Ve biri İzzeddîn Efendidür. Ve biri ‘Abdullah Efendidür ki; her biri pederlerinden müstahlef / olmışlardur. Ve bunlarun dahı İlahiyyâtı vardur.

II. Eşref: Lütfullah Efendi’nin ölümünden sonra oğlu (II. Eşref) o tekkeye şeyh olmuş ve beş sene şeyhlik yapmıştır. 1109 senesinde vefat etmiştir. Kabri, Abdurrahim Tirsî’nin türbesindedir. Bu şeyhin dört erkek evladı vardır. Bunlar; Muhyiddin, Şerafettin, İzzettin, Abdullah Efendi’dir. Ve her birisi babaları tarafından halife tayin edilmişlerdir. Bunların da ilahileri vardır.

Hazreti Şeyh ‘Abdullah Efendi İbnü’ş-Şeyh Eşref-i Sânî Efendi / Kuddise Sırruhu. Bu şeyh-i sütûde-i etvâr, Hazreti Şeyh Eşref-i Sânî Efendi’nün / ferzendidür. Tarîkat-ı ‘aliyeyi pederlerinden görüp mücâz ü müstahlef /// oldukda pederlerinden sonra İznik’de post-nişîn olmak murâd eyledüklerinde / ‘ammileri Şeyh Sâlih Efendi ile emr-i şeyhuhiyetde beynlerinde münâzâ‘ât-ı kesîre vâki‘ / olmışdur. Âhirü’l-emr ahâli’-i İznik Şeyh ‘Abdullah Efendi’yi ihtiyâr / itmeleriyle, nice sâl İznik’de post- nişîn ve mürebbi’-i tâlibân / olup Ba‘dehu Hattab oğlu nâm bir şâkî-i bed-fa‘âl bin / yüz kırk yedi senesinde şehîd eylemişdür. Kabr-i şerîfleri Şeyh ‘Abdurrahîm Tırsî Hazretkeri’nün türbe-i şerîfi karşusında bir buk‘a-i münifede rahmet-i Hakk’da / karîndür. Rahmetullahi ‘aleyh.

Abdullah Efendi: II. Eşref’in oğlu olup tasavvuf terbiyesini babasından alarak halife tayin edildi. İznik’te posta oturmak isteyince amcası Salih Efendi ile aralarında pek çok münazara olmuştur. Sonunda, İznik halkı Abdullah Efendi’yi seçmişlerdir. Abdullah Efendi, Hattaboğlu isimli bir cani tarafindan 1147 senesinde şehit edilmiştir. Kabri, Tirsî hazretlerinin türbesinin karşısındadır.

Şeyh ‘Abdülkâdir Efendi , İbnü’ş-Şeyh ‘Abdullah / Efendi dahı pederlerinün şehâdetinden sonra İznik’de post- / nişîn olup mücâhedât ve riyâzâta gâyet ihtimâm idüp kalîlü’n- / nevm ve kesîrü’l-kıyâm olmışlardur. Ve mahlas-ı şerîfleri Sırrî’dur ki; / ba‘zı ebyât u eş’âr buyurmışlardur. Nitekim bu rubâ’iyye’-i Fârisiyye / zâde’-i tab’-ı şerîfleridür. Mâ sâf dilâyım be-kes kîne dârîm / Halkest be-men düşmen mâ bâ-heme yârîm / Mâ şâh-ı dırahtm pür-ez mîve’-i tevhîd / Her reh-güzerî senk zened ‘âr ne-dârim.* / Şeyh-i mezbûr nice sâl-i ‘ibâdât ve ta’âte iştigâl üzere iken bin yüz yetmiş altı (1176) târihinde ‘azm-i didâr-ı Hudâ eyleyüp pederleri / Şeyh ‘Abdullah Efendinün medfûn oldukları buk‘a’-i münîfede medfûndur. / Rahmetullahi ‘aleyh.

Abdülkadir Efendi: Babası Abdullah Efendi şehit edilince onun yerine geçerek, nefis mücadelesi verdi, az uyudu ve çok namaz kıldı. Mahlası Sırrı olup aşağıdaki Farsça rubâî onundur. Bu rubâinin günümüz Türkçe’sine çevirisi şöyledir: “Biz saf gönüllüyüz kin tutmayız. Bize düşman olan halktır biz ise herkesin dostuyuz. Biz tevhit meyvesi ile dolu ağacın dalıyız. Yoldan geçen herkes bize taş atıyor. Fakat biz bunu onur meselesi yapmayız” der. 1176 senesinde rahmet’e ulaşır. Kabri, babasının gömüldüğü yerdedir.

Şeyh Muhyiddin Efendi İbnü’ş-Şeyh Eşref-i Sânî Efendi Kuddise / Sırruhu Gemlik kazâsına tâbi‘ Kumla-i Sagîr nâm karyede vâki‘ / zâviye-i Eşrefiye’de istihlaf itmekle nice mâh u sâl karye-i / mezbûrede ‘ibâdât ü ta’âte iştigâl üzere iken irtihâl / buyurup zâviye-i mezkûrede mihrâb dîvârı verâsında rahmet-i / Hakka karîndür.

II. Eşrefin oğlu Muhyiddin Efendi: Küçük Kumla isimli beldede Eşrefîye dergâhında halife olarak hizmet etmiş ibadet ve nefis mücadelesi ile meşgul iken burada vefat etmiştir. Türbesi mihrap duvarına yakındır.

Şeyh Şerefeddin Efendi* İbnü’ş-Şeyh Eşref-i Sânî Kuddise Sırruhu / tarîk-ı ‘aliyyeyi pederlerinden görüp anlardan mecâz ü müstahlef / oldukdan sonra Burusa’da Sedbaşı fevkinde Eyüp Efendi / zâviyesi mahlûl olmakla pederlerinün himmet-i ‘aliyyesiyle zâviye-i / mezbûreye mutasarrıf olmışdur. Bin yüz otuz yedi (1137) târihinde / ashâb-ı hayrâtdan ba‘zılar zâviye-i merkûmeyi Şeyh Şerefeddin Efendi / içün ta‘mîr ve tevsî‘ eylemişlerdür. Ba‘dehu Hacc-ı şerîfe niyet / idüp ravza-i seyyidü’l-enâmı ziyâretden sonra gelüp /// bir aydan kalîl ber-hayat olup bin yüz kırk altı (1146) târihinde ekseru / a‘mâr-ı ümmetî beyne ve seb’în* mâ‘sadakınca altmış üç yaşında / iken marz-ı tâ‘ûndan vefât itmekle Burusa’da Eyüp Efendi / zâviyesinde medfûndur. Vefâtına mevâlîden Mü’minzâde Hasîb / Efendi bu târihi gûyen olmışlardur. Cevherîn harfiyle fevtine / Hasîbâ târih: Cilve-gâhın Şerefün ide Hudâ dâr-ı cinân / (sene 1146) Şeyh-i mezbûr sehâ ve kerem ile meşhûrdur.

II. Eşref’in öteki oğlu Şerafettin Efendi: (D.1080) Tasavvuf terbiyesini babasından alarak halife tayin edilince Bursa'da Setbaşı Mahallesi’ndeki boş Eyüb Efendi Zâviyesine babasının himmeti ile sahip olmuş ve orada hizmet etmiştir. 1137 tarihinde bazı hayır sahipleri zâviyeyi Şerafettin Efendi için tamir edip genişletmişlerdir. Bir müddet sonra hacca gidip gelmiştir. Hz. Peygamberin ravzasını ziyaretten sonra 63 yaşında iken ta'undan vefat etmiş olup, Bursa’da Eyüb Efendi Zâviyesi’ne defnedilmiştir.

Şeyh ‘İzzeddin Efendi İbn Şeyh / Eşref-i Sânî Kuddise Sırruhu bu Şeyh-i sa’âdet-mesâb ü fazîlet-nisâb / dahı tarîkat-ı ‘âliyyeyi pederlerinden görüp mücâz ü müstahlef olduklarında / Burusa’da İncirlice mahallesinde vâki‘ zâviye-i Eşrefiye’de post- / nîşîn ve mürebbî’-i tâlîbîn olup ‘ûlûm-ı zâhireyye ve bâtınıyyede / yegâne olmağıla enisü’l- cinân nâm bir tefsîr-i şerîf cem‘ ve te’lîf buyur- / mışlar ki; her vecihle kemâl anda zâhir ve nümâyandur ve tabi’at-ı şi’iriyeleri / dahı olup nice vâridât-ı ilâhiyyeleri vardur. Nitekim bu ilâhizâde-i / tab‘-ı şerîfleridür: Zikriyle ‘âşık gül’-zâr oldı. Tâze-ter / gönlüm nevbahâr oldı. Kodı ağyârı buldı dildârı gördi. / ol yârı bîkarâr oldı. Allah’un adın ‘âşık andukca /// zikriyle zâhid tövbekâr oldı. Her seher inler nâleler eyler. Gülşen-i / ‘aşkda şol hezâr oldı. /’Aşka uyanlar sırrı duyanlar / / ‘Izziyâ anlar yâre yâr oldı. Şeyh-i mezbûr bir husus içün İstanbul’a / gidüp orada hasta olup bi-emrillahi’l-melikül-müte’âl sene: 1153 / târihinde şarâb-ı visâli içmiş ve dünyadan ‘ukbâya göçmüşdür. / İstanbul’da Tophane’de vâki’ ‘âsitâne-i Kadîriye’de de defn-i zîr-i / zemîn ve Hazreti Şeyh İsmâil Rûmî Kuddise Sırruhu’s-Sâmî Hazretlerine karîndür.

II. Eşrefin öteki oğlu İzzettin, Babalarından sonra halife olunca Bursa'da İncirlice Mahallesi’nde bulunan Eşrefîye Zâviyesi’ne postnişîn oldu. Talebe yetiştirdi ve zâhirî ve bâtinî ilimlerde kendisini yetiştirerek emsalsiz bir âlim oldu. "Canların Dostu" isminde bir tefsir yazdı. Her türlü bilgi içinde mevcuttur. Şâir tabiatlı bir kişi olup ilahileri de vardır. Şu ilahi de onundur:

Allah'ın zikri ile âşık gül bahçesi oldu.

Gönlüm ilkbahar gibi oldu.

Kalbimdeki yabancıları kovdu.

Kalbime yeni sevgili buldu.

O yârı görünce kararsız kaldı.

Allah’ın zikri ile zahid tövbekâr oldu.

Her seher vaktinde inler.

Aşkın gül bahçesinde bülbül oldu.

Aşka uyanlar, sırrı duyanlar,

Sabırlı olanlar yâra yar oldu.”

İzzettin Efendi bir iş için İstanbul’a gitmiş ve orada hasta olmuştur. 1153 tarihinde bu dünyadan göç etmiştir. Tophane’de bulunan Kadiriye Dergâhına defnedilmiştir. Kabri, İsmail Rûmî’ye yakındır.

Şeyh Ahmed Efendi İbn-i / Şeyh Hamdî-i Sânî Efendi bu Şeyh-i ‘âli-kadi Şeyh Hamdi-i Sânî Efendinün /// sulbî oğullarıdur ki; bin yüz altı (1106) târihinde ‘azm-i firdevs-i / berîn idüp kasaba-i İznik’de Şeyh ‘Abdurrahîm Tırsî türbesinde / zemîn-i rahmet-i Hudâya karîndür. Eşrefî nâm bir şâ‘ir bu târihi / gûyâ olmışdur: Fevtini gûş eyleyince Eşrefî târih didi / Hamdizâde eyledi dâr-ı fenâdan intikâl (1106).

Ahmet Efendi: II. Hamdi’nin oğludur. 1106 tarihinde cennete uçmuştur. Kabri Abdurrahim Tirsî hazretlerinin türbesinde olup, burada Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Eşrefi ismindeki bir şâir vefatına tarih düşürür. (1106).

Şeyh ‘Abdullah Efendi İbnü’ş/ -şeyh Ahmed Efendi bu şeyh-i sa‘âdet-mend sâlifü’l-beyân-ı mezbûr Şeyh Ahmed Efendinün / sulbî oğullarıdur. Pazar Köyü’nde kâin zâviyede ‘ibâdât ü tâ‘âte / iştigâl üzere iken bin yüz kırk üç senesi cân-ı ‘azîzini Hallâk-ı / Lem-yezele teslîm itmekle cesed-i şerîfi Pazar Köy’de kâin zâviye-i şerîfe / ittisâlinde olan türbe-i münîfede rahmet-i Hudâya karîndür. Rahmetullahi / ‘aleyh.

Abdullah Efendi: Pazar Köyü’nde bir dergâhda ibadetle meşgul iken 1143 senesinde, canını teslim etmiş ve buradaki dergâhın yanındaki türbeye defnedilmiştir.

E‘ş-Şeyh Sâlih Efendi İbnü’ş- şeyh Lütfullah Efendi bu Şeyh-i ‘âlîkadr / dahı Şeyh Lütfullah Efendinün ferzend-i bîmânendidür ve Şeyh Eşref-i Sânî / Efendinün birâderidür. Emr-i şeyhuhiyetde birâderzâdesi ile münâza‘a eylemişken / mükâbele günlerini terk itmeyüp her Cum‘a gün İznik’de âsitâneye teşrîf / buyurup, likin içerü girmezler imiş. Ve taşra sofalarda mükâbele âhir olınca /// cülûs iderler imiş. Her çend ki ‘Abdullah Efendi kadem-i sa’âdetine yüz sürüp / içeri teşrîflerini ricâ itseler red buyururlar imiş. Menkûldür ki; Şeyh / Sâlih Efendi gâyet hasta olup ‘Abdullah Efendi’ye haber irsâl ider ki: / fukârayı cem’ idüp gelsünler ve bizüm içün yetmiş bin tevhîd çeksünler. / Zirâ âhir vaktümüzdür. Şeyh ‘Abdullah Efendiye dahı fukâra ile yetmişbin tevhîde âğâz / idüp temâm oldukda Sâlih Efendi dahı nakd-i hayâtı ta’dâd idüp / itmâm itmişdür. İznik’de türbe-i Eşrefzâde’de mahall-i mürtefi‘de medfûndur. / Rahmetullahi ‘aleyh.

Lütfullah Efendi’nin seçkin oğlu Salih Efendi: II. Eşrefin kardeşidir. Şeyhlik konusunda yeğeni ile tartışmış olmasına rağmen her Cuma İznik'te yapılan dergâh görüşmelerine katılır fakat içeri girmezlermiş. Dışarıdaki sofalarda görüşme ve ders bittikten sonra otururlarmış. Ne zaman, Abdullah Efendi, içeriye girmelerini rica etseler, kabul etmezmiş. Nakledilir ki: Salih Efendi bir gün çok hastalanır ve Abdullah Efendi’ye şu haberi gönderir: "Dervişleri toplayıp gelsinler ve bizim için yetmiş bin tevhit çeksinler. Çünkü ömrümüzün sonuna yaklaştık" denir. Şeyh Abdullah Efendi de dervişleri toplayıp yetmiş bin tevhit getirince, Salih Efendi’nin hayatı tamama erip vefat etmiştir. İznik’te Eşrefzâde türbesine yüksekçe bir yere defnedilmiştir.

Şerafettin Efendi’nin oğlu Avnullah Efendi: Avnullah Efendi, her türlü bilgiye sahip olup sülüs yazıda hattat imiş. Şairlik kabiliyeti de olup, çok ilahileri vardır.

Şeyh Habib: Avnullah Efendi’nin evladı olur. O da Bursa'da dergâhta şeyh olmuş 1228 senesinde vefat etmiştir. Amcası İzzettin Efendi’den tasavvuf öğrenmiş, halifeliği ondan almıştır. Babası vefat ettikten sonra Setbaşı üstündeki Eyüb Efendi Zaviyesinde şeyh olmuş burada da ibadet ve zikirle ömrünü devam ettirdikten sonra 1155 senesinde şevvalin üçüncü Cuma günü vefat etmiştir. Zaviyenin yakınına defnedilmiştir.

Fahrettin Efendi: Şerafettin Efendi’nin oğlu, Avnullah Efendi’nin kardeşidir. Dergâh usullerini amcası İzzettin Efendi’den öğrenmiş ve halifelik almıştır. İbadetle meşgul iken 1176 yılında ebedi âleme göç etmiştir. Babası ve kardeşine yakın bir yere defnedilmiştir. Adı geçen Fahrettin Efendi, faziletli ilimlerle meşgul olmuş ve ta'lik yazı sitilinde hattat olmuş, pek çok kitap yazmıştır.

Sinan Dede: Bursa'da Karagüllü Mahallesindeki Ferhadiye Medresesinde asistan olmuş, bir müddet ilim öğrettikten sonra sufîliğe merak salarak manevî âlemden aldığı işaretle Eşrefzâde Dergâhından feyz almış ve dergaha girmiştir. Her şeyi bırakarak İznik'e gitmiş orada Eşrefzâde Efendi’nin damadı ve halifesi Abdurrahim Tirsî hazretlerine bağlanarak seyr ü sülukunu tamamlamış ve tasavvuf âdâblarını da öğrendikten sonra Bursa'ya gelerek hâlâ mübârek mezarlarının bulunduğu yerde olan dergâhta çeşitli tasavvufî öğretilerle vaktini geçirmiştir. Bu dergâhın yanına ilave bir de mescit yaptırmıştır. Vefat edince de buraya defnedilmiştir. Mezar taşı, ehl-i kalp âşıklar için önemli bir işaret noktasıdır. Rivayettir ki: Her kim bu mezara gelerek yakınında bulunan ağaca iplik bağlarsa, derdinden kurtulur. Ağlayan çocuklar mezarın ziyaretine götürülürse, rahatça uyuyarak dinlenirler ve ağlamazlar.

Halil oğlu şeyh Muhammet Efendi: Mezarı, Bursa’da Hamza Bey Mahallesindedir. Burada, H. 953/M.1547 senesinde dünyaya gelmiştir. O zaman ilim ve fazileti ile meşhur olan Sultan II. Murat camii imamı olan Muhyiddin Efendi ve Sultan Murad Han’ın müderrisi Kepenkçizâde Efendi’den faydalı ilimler öğrenerek feyzlenmiştir. Hatta Keşşâf Tefsirini başından sonuna kadar okuyup hikmet sahibi, dikkatli bir bilgin kişi olmuştur. O tarihte Bursa’da Sultan Yıldırım Bâyezîd Medresesinde ünlü bir müderris ve III. Murad’ın hocası olan Sa’deddin Efendi kabiliyetli talebeleri bir araya topladıklarında, zikri geçen şahsı, uzun yıllar yanında bulundurarak ilminden istifade etmesini sağlamıştır. Bir süre sonra İstanbul’a Sahn müderrisi olduğu zaman da kendi icazeti ile Mahmut Efendi’yi beraberinde götürmüştür. Daha sonra ilahi âşkın cazibesine katılarak Abdurrahim Tırsî’nin oğlu Hamdi Efendi’ye bağlandı. Uzun yıllar riyazet ve nefis mücadelesi yapıp bir hayli hizmet ettikten sonra, izin verilerek Bursa'ya halife tayin edildi. Burada Kadiriye şeyhi Ahmet Efendi’ye görevi teslim edip, Bursa’da Darphane Mahallesinde bulunan, kızının sahibi olduğu evin bir köşesinde inzivaya çekildi. Daha sonra hocası Muhyiddin Efendi’nin kızı ile evlenip Sultan Murat’ın Camii’nde imamlık yaptı. Daha sonra Emir Sultan Camii’ne hatip oldu. Bir müddet çalışıp iyice yaşlanınca damadı Abdullah Efendi’ye görevi devrederek kendisi bir köşede ilim öğretmeye devam ederken 1025 senesinin şevval ayında vefat etti. Muradiye semtindeki mezarlığa defnedildi. Tasavvufla ilgili çok faydalı kitap yazmıştır. Bazı önemli kitapları da açıklayarak özetlemiştir.

Muhammet Efendi: İlk önceleri bir vesile ile İznik’e gelip Eşrefzâde dervişleri ile karşılaşıp, Eşrefzâde şeyh Sırrî Ali Efendi’ye bağlanarak ondan icazet almış ve onun kızıyla evlenmiştir. Bursa'da İncirlice Mahallesinde bulunan Eşrefiye Zâviyesinde kalmışlardır. Burada ibadet ve nefis mücadelesi ile meşgul iken 1060 senesinde vefat etmiş ve buraya zâviyeye defnedilmiştir.

Mahmut Efendi’nin oğlu Recep Efendi: Bursa'nın Gemlik kazasına bağlı Küçükkumla Köyü’nde yaşıyordu. İlim öğrenip müderris olduktan sonra Kazazhane Medresesinde görev yaparken bu işten çekildi. İlahi aşk kalbine düştü ve İznik’e geldi. Eşrefzâde’nin evlatlarından Sırrî Ali Efendi’nin damadı Şeyh Mehmet Efendi’ye bağlanarak tarikatın usullerini öğrendi ve halife oldu. 1068 tarihinde vefat etmiştir. Mezarı Muhammet Efendi’ye yakındır.

Musa Efendi: Bursa'ya bağlı Harmancık kazasının Gedikviran köyünde meşhur iken Kütahya'da Seyyid Ömeroğlu isimli azizden tövbe alarak tasavvuf mesleğine girdi, Seyyid Ömeroğlu, vefat edince Bursa'ya gelerek Eşrefzâde İzzettin Efendi’den tasavvufi tarz ve öğretileri öğrendi. Sonra esas vatanı olan köyüne (Gedikviran) dönerek burada bir dergâh yaptırdı ve yirmi sene bu dergâhın sorumlusu olarak hizmet verdi. Daha sonra bu zaviyeyi terk ederek büyük şehre (Bursa) göç etti. Burada büyük bilgelerden manevi dersler aldı. 1153 senesinde vefat etti. Emir Sultan zâviyesine defnedildi. Allah onların, sırlarını muhafaza etsin ve bizleri de şefaatlerine mazhar etsin.

BİBLİYOGRAFYA

Abdudullah bin Veliyüddin el-Bursevi Menâkıb-ı Eşrefzade’nin yazma nüshaları: İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi nu:270, Süleymaniye Kütüphanesi Hüsrev Paşa Bl. nu. 185/2

GÜNEŞ, Mustafa, Menâkıb-ı Eşrefzâde Bursalı Mehmed Veliyyüddin, Bizim Büro Basımevi, Ankara 2003

Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı (Meâl), Ankara 1985

OCAK, Ahmet Yaşar, Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menakıbnameler-Metodolojik Bir Yaklaşım, TDK Basımevi, Ankara 1977

Tahirül- Mevlevi Şerh-i Mesnevî, C.I-II, İstanbul, tarihsiz, s. 7

Uçman, Abdullah – Akıncı, Önder, Eşrefoğlu Rûmî, Hayatı ve Menkîbeleri, İstanbul 1976



[1] Ahmet Yaşar OCAK, Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menakıpnameler-Metodolojik Bir Yaklaşım, TDK Basımevi, Ankara 1977 s.7

[2] OCAK, a.g.e, s.7

[3] OCAK, a.g.e. , s.8

[4] OCAK, a.g.e., s.9

[5] OCAK, a.g.e. , s.11

Anahtar Kelimeler: Bursa, Eşrefoğlu, İzzet Efendi, Sinan Dede, Muhammed Dede

Yrd. Doç. Dr. Mustafa GÜNEŞ

Dumlupınar Üniversitesi

Fen-Edebiyat Fakültesi

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü