Perşembe, 11 Mart 2010
Başörtüsü PDF Yazdır E-posta


ImageTanzimat ile başlayan modernleşme çabaları öncelikli olarak siyasi yapıyı etkilemekle birlikte, dolaylı yoldan toplumsal yapıya da tesir etmiştir. Toplumsal hayatın yapıtaşı aile hayatı olması sebebiyle, değişimlerin başarıya ulaşmasında kadının çok önemli bir rolü olmuştur. Kadının ev hayatından dış dünyaya taşınması Osmanlı zamanında, elden geldiği kadar İslam hukuku zedelenmeden ve prensipleri çiğnenmeden yeni çözümler üretme tarzında gerçekleşmiştir. Yine de, o dönemde Batıyı aynen taklit etmek gerektiğini savunan aydınlar açısından "kadının esaretten kurtarılması" dine karşı mücadelenin bir sembolü olarak görülmektedir. Bu aydınlara göre modernleşme yalnızca askeriyenin ve eğitim sisteminin değiştirilmesiyle gerçekleşmeyecektir. Onlara göre aslında en öncelikli mesele kadınların modernleştirilmesidir. Çünkü, kadınlar değişirse, onlar çocuklarını, çocuklar da toplumu değiştireceklerdir. Öyle ise, memleketteki gerilemenin başlıca nedeni kadınların hal-i hazırdaki durumudur(!) Bunun kaynağı ve sorumlusu olarak ise din ve din adamları görülmüştür. Özellikle de, dinin emrettiği tesettüre girme, kadınların toplum hayatına katılımlarını engelleyen bir unsur olarak görüldüğünden, değişimin başlangıç noktası olarak tesettür meselesinin çözümlenmesine çok büyük ehemmiyet verilmiştir. Bu nedenle, kadınla ilgili kıyafet, eğitim, evlilik, boşanma, sosyal hayat ve aile hayatındaki konumu gibi konuların tartışmaya açılması, dinin emirlerinin tartışmaya açılmasına denk düşmektedir.

Okumuş, aydınlanmış bir kadının örtünmesi, modernizmi ters yüz etmeyi ve modern kadın imajını reddetmeyi netice veren simgesel bir meydan okuma olarak algılanmıştır. Kamusal ve profesyonel çalışma alanlarında yer istedikleri için de, üniversite mezunu meslek sahibi başörtülülerin varlığı kabullenilmek istenmeyip, örtünmeleri ideolojik bir tutum varsayılarak en büyük bir tehlike kabul edilmiştir. Başta üniversiteler olmak üzere tüm eğitim birimlerini modernliğin ve laikliğin kalesi olarak gören bir anlayış açısından yaşanılan durum, şimdiye kadar modernleşme adına elde edilen kazanımlara ciddi bir saldırı olarak düşünülmüştür.

70'li yıllardan beri gündemi işgal eden "başörtüsü sorunu" üniversitelerde başlayarak, kamu kurum ve kuruluşlarından özel dershanelere, anaokulu, çocuk yurtları ve kreşlere, imam hatip liselerine kadar sosyal hayatın değişik alanlarında problem olarak varlığını devam ettirmektedir. Hatta "bayrak tüzüğü" kapsamında başörtülü olarak İstiklal Marşının dinlenilmesine engel olmaya varacak dereceye ulaşan keyfi uygulamalar yoğun tepkiler sonucu geri adım atılmasına rağmen meselenin ne derece önemsendiğini göstermesi açısından ibret vericidir.

Günümüzde, "gericiliğin" siyasi, militan, zorlama yollarla getirilmek istendiği, "irticanın hortlatıldığı", kadınların da buna alet edildiği, en çok ileri sürülen tezler arasında yer almaktadır. Bazı çevreler için ise başörtüsünü savunmak, şeriatı savunmaktan daha ağır bir suçtur(!) Çünkü, onlara göre şeriat, tartışmaya açık, bir kanunun çiğnenmesidir, içeriğinde çağın ihtiyaçlarını gideremeyen (!) bir hak ve adalet kavramı vardır. Başörtüsü meselesi ise, Kur'an'ın emirlerine, bireysel özgürlüklere yasak koyan bir devlet terörü olarak propaganda edildiği, namus ve iffet kavramları kullanılarak toplumun kışkırtıldığı ve direnişe geçirildiği düşüncesiyle, daha tehlikeli bir faktör olarak görülmektedir. Aslında, Türk tarihinin hiçbir döneminde irticanın böylesine güçlenmediği ve devlete kafa tutacak bir duruma gelmediği mesajları verilerek başörtüsü meselesinin bu derece büyütülmesinin ardında, devletin otoriter baskıcı politikalarına meşruiyet zemini sağlama çabalarının varlığı nazar-ı dikkati celbetmektedir.

Şu an gelinen nokta ise, devletin ve ideolojisinin fetişleştirildiği müstebit idarenin hakimiyeti ile sivil toplum anlayışını benimseyen demokratik, hürriyetçi bir sistem tercihinin yapılmasına dayanmıştır. Bireyi devlet gücü karşısında koruyacak sivil bir toplumun bulunmadığı sistemlerde, devlet kutsallaşmış ve halkıyla arasında uzun bir mesafe meydana gelmiştir. Bu sebeple acilen, devletin halkını yönetilecek bir sürü olarak görme alışkanlığının değişime uğraması gerekmektedir. Bunun yolu ise, sivil toplum anlayışının benimsenmesiyle devletin kolayca müdahale edemeyeceği bir kamu alanı oluşturmaktan ve demokratik sistemi de toplumun diğer kesimleri için baskı aracı olarak kullanılmasını engellemekten geçmektedir. Ancak böyle bir sivil toplum içinde başörtüsü meselesi, halkın içinden gelen ve dini hassasiyetlerini kaybetmemiş kadınların kimliklerini ve İslamiyet'e olan bağlılıklarını devam ettirmek istemeleri olarak görülüp, hoşgörüyle karşılanacaktır. Başka bir ifadeyle, tesettür ve başörtüsü Müslüman kadının mahremiyetini koruyarak dış dünyaya çıkışını sağlayan kişisel bir tercih olarak saygı uyandıran bir mesele haline gelecektir.

SELİM YAVUZ